Önemli uyarı! Günlük vakaların yüzde 10’u ölümlerin yüzde 20’si

Son haftalarda başta Diyarbakır olmak üzere Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki illerin neredeyse tamamında diğer bölgelere göre belirgin bir Covid-19 vaka artışı göze çarpıyor.

Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı verilerde en çok artış kaydedilen iller arasında Diyarbakır olduğu görülüyor. Bunun nedeni incelendiğinde vaka oranı yüksek olan illerde aşılanma oranının düşüklüğü dikkat çekiyor. 5 Ağustos itibarı ile Türkiye genelinde en az bir doz aşılanma oranı yüzde 66.77 iken bu oranın Diyarbakır’da yüzde 44.3, Bitlis’te yüzde 43.1, Şanlıurfa’da ise yüzde 40.9 olduğu belirtiliyor. Muğla ilinde aşılanma oranının yüzde 88.5 olduğu düşünüldüğünde Diyarbakır’da ki vaka ve ölüm artışının nedenini kavramak zor olmuyor.

Sağlık Bilimleri Üniversitesi Diyarbakır Gazi Yaşargil Eğitim ve Araştırma Hastanesi Eğitim Sorumlusu Doç. Dr. Eşref Araç, “Bu rastlantı olmayıp aşı etkinliğinin belirgin bir göstergesi olarak değerlendiriliyor. Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada hastanede yatan hastaların yüzde 95’inin, aşısı tamamlanmamış kişilerden oluştuğuna dikkat çekiliyor. Diyarbakır özelinde klinik gözlemlerimiz de, yatan ve yoğun bakımda tedavi gören hastalarımızın oranlarının bakanlığın açıklamalarına paralel olduğu yönünde”diyor.

Aşı olmama nedenleri arasında ilk sırada ‘Bana birşey olmaz!’ anlayışı öne çıkıyor. Doç. Dr. Eşref Araç, özellikle 40 yaş altı bireylerde görülen bu anlayışın mutlaka değiştirilmesi gerektiğine dikkat çekerek, “Kronik hastalığı olmayan genç bireyler, hastalığı asemptomatik ya da hafif semptomlarla geçirseler bile, bireysel koruma sağlayan aşının toplumsal bağışıklık kazanılmasında ne kadar önemli olduğu unutulmamalı. Diyarbakır’da 40 yaş altı bireyler nüfusun yarısından fazlasını oluşturduğu için toplumsal bağışıklık kazanılması konusunda sorun yaşıyoruz. Bu nedenle 40 yaş altına sadece kendilerini değil toplumu koruma açısından, aşılanmanın öneminin çok net şekilde anlatılması gerek” diyor.

İkinci sıklıkta görülen aşılanmama nedeninin ihmalkarlık olduğu belirtiliyor. Doç. Dr. Eşref Araç, “Şu anda Sağlık Bakanlığı ile Sağlık İl Müdürlüğü bu sorunu aşıyı vatandaşın ayağına kadar götürme çalışmaları ile aşmaya çalışıyor. Toplumsal sorun sayılabilecek diğer iki önemli nedenden biri de ‘Covid-19’ diye bir hastalığın olmadığına inanan birey sayısının azımsanmayacak kadar yüksek oluşu. Aşının güvenli olmadığı konusundaki şüphe de (insanlara bu yolla çip takılması, kısırlık yaptığına inanılması, nüfusun azaltılması düşüncesiyle oluşturulmuş olması vb.) kişileri aşıdan uzaklaştıran yanlış inanışlar olarak sıralanıyor. Bu konuda halkın bir kesiminin, komplo teorisi üretme konusunda başarılı bazı sağlık çalışanlarının telkinlerine inanması da aşı olmama konusunda çok etkili” diyor.

Aşı konusunda, önyargıdan uzak bilimsel çalışmaların halka çok açık şekilde anlatılması büyük önem taşıyor. Dünyada Covid-19 nedeniyle 4 milyondan fazla insan yaşamını yitirmiş ve 4 milyar doza yakın aşılanmada aşı ile ilişkilendirilmiş ölümcül bir yan etki görülmemişken, Covid-19 diye bir hastalığın ve aşının güvenli olmadığı iddiası uzmanlar tarafından anlaşılması imkansız bir durum olarak görülüyor. Doz başına sadece birkaç dolara üretilen aşılarda, biyometrik verileri kaydedip iletilebilecek yüzlerce dolarlık mikroçip olduğu iddiaları ise gerçeğin ne kadar uzağında olduğumuzu gösteriyor.

Doç Dr. Eşref Araç, “Aşı güvenliği ile ilgili en büyük sorun, aşılarla ilgisi olmayan rastgele olayların aşılarla ilişkilendirilmesidir. Bir ilacı veya aşıyı milyarlarca kişiye uygularsanız, o kişilerin doğal süreçte yakalanacakları hastalıkları veya zaten gerçekleşecek ölümleri engelleyemezsiniz. Bir grup insan bunlar yaşanmadan aşı olacağı için karşılaşılan hastalık ve ölümlerin nedeninin aşı olduğu iddiası büyük bir yanılgıdır” diyor ve devam ediyor;

“Korelasyon nedensellik demek değildir. Bu nedenle biyoistatistikte iki olay arasındaki nedenselliği incelemeden önce, olaylardan birinin yaşanma sıklığına bakmak gerekir. Bir ülkede kalp hastalıkları nedeniyle günde 100 kişi ölüyorsa, bu kişiler aşılanmaya başladıktan sonra da kalp hastalıklarından ölümler yaşanacaktır. Eğer ölüm oranı günde 100 kişi civarında kalmaya devam ederse, bu kişiler ölmeden önce aşı olmuş olsalar bile, aşının bu ölümlerin nedeni olduğunu söylemek mümkün değildir. Buna karşın aşılanmanın başlaması sonrasında kalp hastalığından günlük ölümler 300’e çıkmış olsaydı aşılardan şüphelenmek mümkün olabilirdi. Bu noktada dikkate alınması gereken şey aşı uygulamasının başladığı günden itibaren toplum genelinde böyle yüksek riskli bir artışın gözlenmemiş olmasıdır.”

Doç. Dr. Eşref Araç’a göre, 20 milyon kişiye zararsız, tuzlu sudan oluşan plasebo aşısı yapılıp bir ay sonra iletişime geçilseydi bu hastaların binlercesi; Kalp krizi, yeni teşhis edilmiş kanser ve ölüm gibi sonuçlarla karşılaşacaktı.

Araç, “Gerçekleşen sağlık sorunları tuzlu su yüzünden olmadığına göre bu kadar kalabalık bir grupta bu tür sonuçlarla her gün karşılaşılabileceği gerçeğini unutmamak gerekiyor. Söz konusu 20 milyon kişiden bazıları tuzlu su enjeksiyonundan sadece birkaç saat sonra kalp krizi geçirse bile tuzlu sudan endişe etmezdik. Oldukça sıkı denetimden geçirilen klinik deneyler yürütülmesinin nedeni, aşı olan grupta plasebo grubuna oranla bir yan etki ortaya çıkma oranında artış olup olmadığını görmektir” diyor.

Doç. Dr. Eşref Araç, Covid-19 aşıları veya başka bir aşının kısırlık nedeniolduğunu gösteren hiçbir kanıt bulunmadığını söyleyerek, “Eğer şu anda çocuk sahibi olmaya çalışıyor veya gelecekte bir çocuk sahibi olmayı umuyorsanız, herhangi bir Covid-19 aşısını güvenle yaptırabilirsiniz. Bölgemizde aşılanmama nedenlerini ortadan kaldırmak için özellikle sevilen hekim, imam ve kanaat önderlerinin halkı bilgilendirmesi ve bu bilgilendirmenin devlet kurumları ile birlikte sivil toplum kuruluşlarının işbirliği ile yapılması çözüme büyük katkı sağlayacaktır. Cuma namazlarında ardışık iki hafta boyunca hutbe konusunun aşı hakkında olmasını öneriyorum. Kişiye aşılanmadığı için sadece kendisinin değil bir yakınının yaşamını kaybetmesinin vebali içinde olduğu ve bunun kul hakkına girdiği açık ve net şekilde anlatılmalı. Bölgemizin toplumsal dinamikleri içinde önemli yere sahip olan taziye evlerinde de bu konu işlenmeli ve aşılama çalışması bu bu evlerin önünde de yapılmalı. Mülki amirlerle birlikte yerel dinamiklerin de aşılanma çalışmalarına dahil edilmesiyle bu sorunun kısa sürede aşılacağı inancındayım” diyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir