“Aşk neyse şiir de o…”

“Aşk neyse şiir de o…”
“Aşk neyse şiir de o…”

 “Dünya Savaşı ve ondan sonraki gelişmelerin çoğunun hayret verici olduğunu itiraf etmekten çekinmiyorum… Barışın ilerlemesini bekliyordum, savaşın değil; toplumun kansız bir biçimde yeniden yapılandırılmasını bekliyordum, kanlı devrimleri değil; daha asil bir kisvede insancılığı bekliyordum, toplu katliamları değil; hatta belki demokrasinin daha iyi bir şeklini, despot diktatörlükleri değil; bilimin ilerlemesini bekliyordum, doğru adı altında otoriter diktayı ve propagandasını değil; insanın çok yönlü ilerlemesini bekliyordum, tekrar barbarlığa sapmasını değil” diyor sosyolojinin özellikle ABD’de kurumsallaşmasında önemli pay sahibi, ‘sosyal teorinin son klasiği ve ilk moderni’, Rus asıllı ABD’li (1889 ve 1968) Sosyolog Pitirim Sorokin…

5fdc938a214ed82518bd0569

Bu aralar kendimizce kurduğumuz biyosfer limanında az da olsa soluklanmak isterseniz, “Şiirin, her biri toplumdaki bir çağa karşılık gelen üç aşaması vardır. İlkel zamanlar liriktir, eski zamanlar epiktir, modern zaman ise dramatiktir. Ode (lirik şiir) ölümsüzlüğün şarkısını söyler, epik tarihi kutlar, dram hayatı resmeder… İlkel zamanlarda insan şarkı söyler; gençken liriktir. Dua onun bütün dinidir; ode bütün şiiridir…” diyen Sorokin’in (1972 tarihli Bilgi Yayınevi basımlı) “Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri” adlı kitabına göz gezdirebilirsiniz. Mevzuyu ‘bunalım çağı’ndan, şair İlhan Berk’in, “Şiir, söylenemeyeni söylemektir” dediği şiir kadrajına getirdiysek yavaştan röportajımızın öznesine reverans verebiliriz. (Es notu: Bugünlerde fanilik mesainizi şiirden yana çevirirseniz de ABD’li eleştirmen Harold Bloom’un (Metis Yayınları) “Etkilenme Endişesi” adlı kitabını okumanızı salık veririm.)

“Aşk neyse şiir de o, kimse karşılığı yok diye aşktan vazgeçmiyor! Şair de öyle! Karşılığına gelince, çok değişken. Her kılığa girebilir, her şey olabilir, insanı iyileştirebilir, sağaltabilir, çocuklaştırıp olgunlaştırabilir, ama her koşulda bir rüya halidir ve düşlerimizi zenginleştirebilir” diyen sosyolog, şair Haydar Ergülen, iki farklı jargondaki kitabıyla okurlarının karşısına çıktı: Denemelerini bir araya getirdiği (Karakarga Yayınları) ‘Çerçöp’ ve kelimelere kendi dünyasından anlamlar verdiği (Kırmızı Kedi Yayınları) ‘Nişanlılar İçin Şarkılı Alfabe’. Kitaplar kapsamında, şiirin ve edebiyatın fonunda incesinden bir röportaj gerçekleştirdik. (Es notu: Röportaj fotoğrafları Kadir İncesu.) Hazırsanız yavaştan başlıyoruz!

“Bir iddiam yok, galiba ısrarım var”

“Şiirin, her biri toplumdaki bir çağa karşılık gelen üç aşaması vardır” diyen sosyolog Pitirim Sorokin’in şiir tanımına istinaden sizce günümüzde, dünyada ve yaşadığımız coğrafyada şiirin karşılığı nedir?

Şiir hayata öylesine karışmıştır, zamana öyle sızmıştır ki, yok gibi görünür. Oysa vardır, hem de çok güçlü, derinlemesine yer etmiş ve ne yapılsa sökülemez, yıkılamaz, ayrılamaz bir biçimde. Benim bu sözlerimden, şiire adeta bir kutsallık atfediyormuşum, her şeyin ötesinde ve üstünde bir yer veriyormuşum gibi bir anlam çıkabilir. Aşk neyse şiir de o, kimse karşılığı yok diye aşktan vazgeçmiyor! Şair de öyle! Karşılığına gelince, çok değişken. Her kılığa girebilir, her şey olabilir, insanı iyileştirebilir, sağaltabilir, çocuklaştırıp olgunlaştırabilir, ama her koşulda bir rüya halidir ve düşlerimizi zenginleştirebilir. Hiç kuşkusuz bir inancın, dünya görüşünün şiirleri de vardır, onlar da inancımızı artırabilir, bağlanmayı getirir, bağlılığımızı güçlendirir. En güzel yanı da, bunları hemen çoğu kez, biz hiç farkına varmadan yapar, usul usul kana karışır gibi içimizde, ruhumuzda, aklımızda yer alabilir… Ve elbette şiirin karşılığına ilişkin bir soruyu yanıtlamaya çalışmak da her zamanki gibi beyhudedir, umutsuz bir çabadır. Yanıttan da anlaşılacağı gibi!

İlk soruya paralel olarak 1981’de basılan ilk şiir kitabınız “Karşılığını Bulamamış Sorular”dan bugüne şiirin aşamalarının sizdeki gelişimi nasıl oldu? O tarihlerdeki hissiyat ve algınızla bugün ortaya çıkan kadrajdaki fotoğrafı tariflemenizi istersek?

Şiir de bir hal. İnsanın hali, yaşamın ve dünyanın her türlü hali gibi halden hale geçiyor. 65 yaşındayım ve hemen hemen 55 yıldır da şiir halleriyle bakmaya çalışıyorum kendi hallerime, ev, dünya ve diğer hallere. Halin içinde halsizlik de var, olmaz mı? Onu da bilerek, yaşayarak… Şiirle birlikte dönüşüyorum galiba. Yine de bunu abartmak istemem, zira şiirle ilişkim en başından beri hem tam bir bağlılık hem de geçicilik hali. Her şey geçer, geçici, şiir de. Bir iddiam yok, galiba ısrarım var, ama zarar vermeyecek ölçüde. Yazmasam okurum, okumasam hissetmeye çalışırım. Galiba süregelen de sürüp giden de bu.

5fdc938a214ed82518bd0566

“Özlemiş olduğumu fark ettim”

2014 tarihli bir köşe yazınızda, “Ve şairler boyuna kimlere yazarlar? Diye sormuştu Behçet Necatigil. Cemal Süreya’nın ‘kırmızı bir kuştur soluğun’ dediği ise bu soruya yanıt değildir, zaten şiir de yanıt değildir, soruyu soruyla sürdürmektir. Şairler kimlere yazarlar, nereye yazarlar, şiir nereye yazılır?” diyorsunuz. Ben de size soruyorum?

Şiir yokluğa yazılıyor. Yok sanan, yok sayılan, yok edilen, yoksullaştırılan ne varsa onlara yazılıyor ilkin. Şiir bir ahlak, bir değer ölçüsü bir yandan da. Gülden terazi. Demin yanıtlarken anımsayamadım, şimdi yazıyorum, Oktay Rifat’ın “Bin Kılıkta” şiiri, sanki şiiri hem açığa çıkarmak hem de daha saklamak için yazılmış gibi. Günümüzde, Türkiye’de bir ‘adalet ölçüsü’ olarak görüyorum şiiri. Adaletin olmadığı, adaletsizliğin baş tacı edildiği bir toplumda, diyecektim Ece Ayhan aklıma geldi, toplulukta dedim, şiirin adaleti gerekli olabilir. İnançlarının, dünya görüşlerinin ötesinde. Ne ve kim olursak olalım, istersek görüşlerimiz bizi birbirimize düşman kılsın, ama yine de şiirin ölçüsüne vurup, ona saygı göstereceğimiz ortaklıklarımız olmalı. Adaletten merhamete, eşitlikten iyiliğe… Şiir bu olabilir günümüzde. Saf bir düşünce mi, olabilir, zira şiirden söz ediyoruz!  

Gelelim, “Çerçöp” ve “Nişanlılar İçin Şarkılı Alfabe” adlı kitaplarınıza. Yazıya dökülüş ve kitaba dönüş serüvenlerinden bahseder misiniz?

Alfabe çoktur gazetede, dergilerde yazdığım bir tür. Bazılarının adlarında var, Şair Alfabesi, Deniz Alfabesi, Kutsal Lezzetler Alfabesi gibi, bazıları da adsız alfabeler olarak yazılmayı sürdürüyor, yol alfabesi gibi. Çok yazınca farklı biçimler denemek istiyorum, deniyorum da. Başka yazılar da denemek istiyorum, Fenike, Hiyeroglif…

“Nişanlılar İçin Şarkılı Alfabe” genel alfabe yazılarımın yer aldığı ilk alfabe. Daha önce kızım Nar ve arkadaşları olan hayvanlar, doğa için öğretici şiirlerden oluşan “Nar Alfabesi”ni yazmıştım. “Çerçöp” ise adından belli, çerden çöpten yazılar. Ortaklıkları yazı olmaları, unutulmasın istediğim, ayrıca onları bulup bir araya getirirken de özlemiş olduğumu fark ettiğim yazılar. Çerçöp deyişime alınmayacak, küsmeyecek yazılar ayrıca. Programlı, tematik yazdıklarımın yanı sıra, öyle bir zaman unutulmaya bırakılmış yazılarım da biriksin isterim yine. Her telden yani!

“Bindik bir alamete”

“Nişanlılar İçin Şarkılı Alfabe”, ‘şair sözlüğü’ niteliğinde, bu fikir nasıl oluştu? “Çerçöp” de sizin tabirinizle “Ama eli boş gitmeyen yolcu” oluyor okur adeta… Pandemi döneminde bu iki kitabın efkârı, derdi neydi de sizi masa başına oturtup yazmaya yahut bir araya getirmeye itti? Zira naçizane benim algıladığım, bu iki kitapta, bizleri iç dünyanıza misafir ediyorsunuz…

İnsan en çok da salgında, sıkıştırılmışlığa, kapanmaya, edilgenliğe karşı koymak, bir şeyler yapmak, yazmak istiyor. Kimi ekmek yapıyor, kimi elişleri, ev işleri, aslında hepsi de dünya işleri. Benimki de öyle. Bakıyorum, izliyorum, okuyorum, dinliyorum, tadıyorum, dokunuyorum, kokluyorum, seviyorum, korkuyorum, düşünüyorum, düşlüyorum, ne yapsam sonunda dönüp dolaşıp yazıya, şiire geliyor sıra.

İçiyle dışıyla, iki dünya da var yazılarda. Neredeyse çocukların bir komün içindeymiş gibi elbirliğiyle büyütüldüğü, koruyup kollandığı bir zamandan, mahallelerden, komşuluktan gelince, yazının da içi dışı bir oluyor! Şiir ve yazı içinde büyümüşüm diye düşünüyorum sokakta, evde de 6 kardeş! Bayramyeri, lunapark, atlıkarınca, karnaval hepsini yaşıyorum yazarken ama arife sevincini hiçbir şeye değişmem!

Kitabınızda, “Bir yanımız karantinada üç yanımız ise üç maymunu oynamada…” diyorsunuz, bu pandemi döneminin sizdeki etkisi-tepkisi nasıl oldu? Mesela, bugünlerde sizi neler iyi ediyor, şaşırtıyor, karamsar ya da umutlu hale getiriyor?

Mart’tan yaza kadar olan dönemi iyiydi. Birikmiş okumalar, yazılar, filmler, ev hayatı, yıllardır istediğim evde tatile kavuşmuştum nihayet. Yazın biraz herkes gibi burkulmaya başladım. Yaptığım etkinlikler, katılacağım festivaller, okumalar bir bir iptal olmaya başladı, “ekonomi tıkırında” değildi ama fena tıkırdamaya başlayınca… Sonra her şey online olup, kapanma da artınca, biz de tıkırdamaya başladık!

Ölümler, salgının her eve uğraması, kapanan işyerleri, emekçilerin, yoksulların çaresizliği, bir anlamda siyasetin tıkanması, Cem Karaca’nın ünlü şarkısının bu kez her anlamda ete kemiğe bürünüp, pandemi diye görünmesine yol açtı: “Bindik bir alamete/gidiyoz kıyamete!”

5fdc9389214ed82518bd0564

“Şiir ikinci doğamız gibi”

Yıllar önce, “Şiirin bir direnme biçimi olduğunu düşünüyorum artık. Şiir çünkü eski dünyaya ait bir değer…” demiştiniz. Bugün, o günkü hissiyatınızda değişen, yer değiştiren neler oldu?

Daha çok öyle düşünmeye başladım. Özellikle Gezi’den sonra şiirin yükselmesi, bende bu inancı büyüttü. Şiirin bugünkü dünyada ait olduğu bir yer yok çünkü, belki de binlerce yıldır yok, sınıflı toplumların icadından beri. Şiir ikinci doğamız gibi. Nasıl doğamızın güneşi varsa, şiir de sözün güneşi, ikinci güneşimiz. Şair gibi ya da şair olarak bakamıyorum şiire, tıpkı güneşe de öyle bakamadığım gibi. Şiir de doğanın bir parçası, bizim gibi, ama o güneş, ay, nehir, gökyüzü olarak var ve öyle sürdürüyor varlığını. Şimdilerde güneş diye bakıyorum ona, elbette gözlerim kamaşarak!

 *Abdülhak Hâmid Tarhan, ölümü; Tevfik Fikret, devrin yöneticileri ve baskılarını; Ahmet Hamdi Tanpınar kader, zaman ve hayatı; Cahit Sıtkı Tarancı yalnızlık ve ölümü; Necip Fazıl ise ölüm, hayat, yalnızlık temalarını işlediler şiirlerinde. Ya da Edip Cansever için söylenen, ‘kimselerin ilgilenmediği olayların tarihçisi’ gibi… Günümüzde birey ve ben olgusunun ‘varoluş’ ve ‘varlık’ sorunsalında bir bengi döngüsü içinde, kendini bambaşka şeylere peşkeş çektiğini görüyoruz, bunun yanında bitmeyen personalarımız da baki… Buradan bakarsak bugünün şairlerinin kelimelerinin kaynağı veyahut güzergâhı ne(re)lerdir?

Kendi şiirlerime baktığımda bir doğaya dönüş görüyorum. Belki yaşlılıktan, artık kaynağa, öze dönüş yolculuğundan olmalı. Bazı şairlerin son yıllarında doğanın nerdeyse şiirin tümünü kapsadığını görüyoruz. Yaz, ağaçlar, bitkiler… Belki de gençlik arzusudur. Daha genç şairlerin şiirlerinde de görüyorum doğayı. Kadın şairlerde beden, özgürlük üzerinden daha sert, daha ironik çıkışlar okuyorum. İslamcı şairlerse çok uzun süredir Türkiye’yi dillerinden düşürmüyorlar, solun, sosyalist ve Kemalist şairlerin, bir anlamda Nazım Hikmet’ten mülhem “memleketimi seviyorum” duygusuyla uzun yıllardır yazdıkları ülke şiirlerinde sıra muhafazakâr şairlere gelmiş anlaşılan.

5fdc9388214ed82518bd055f

“Edep dairesine çeken”

Geçenlerde köşe yazınızda, “Bazı eleştirmenler çok şiir yazanlara az da yazsalar şiirini beğenmediklerine, şiiri üretiyor derler. Bana da söylendiği için bilirim. Oysa ‘şiirle düşünmek’ kavramı şiiri yazmaktan okumaya, dinlemekten duymaya, üretmeye şiirle ilgili ne varsa içerir bence, içermeli. Diğer türlüsü sözümona yeni bir şey önermek adına kendince eskiye karşı çıkarken, şiire statükocu yaklaşmak olur ki memlekette statükoya karşı çıktığı görüntüsüyle onun yerini alan yeni statükoculardan geçilmiyor. Şairler için de geçerli…” diyorsunuz. “Şiirle düşünmek”; bazı sinemacılar filmlerle, bazı müzisyenler de notalarla düşündüğünü deklare ediyor. Bu düşünme biçiminin, gündelik yaşamda karşılığının enstrümanları nelerdir?

Şiirle düşünmek, sinemayla, notalarla düşünmekten farklı, çünkü sesleri, görüntüleri de içeren bir düşünce yolu. Hatta bir düşünce… Bu, bir defa, şiir yazan kişiyi edep dairesine çeken ya da orada tutan bir şey… Şiirin de herhangi şeylerden bir şey olduğunu anlatmanın bir yolu. Onu gündelik kılarak, tıpkı bilgisayarın ve internetin yazıyı daha demokratik kılması gibi bir gelişme. Şiirin bir hal olduğuna, hal diliyle yazıldığına ilişkin bir anlayış. Şiirde otorite, iktidar vb. kavramları geçersiz kılmanın bir başka yolu…

*Şiir ve deneme iki farklı adres gibi ama aslında meramını akıttığı yer, canlı tek rota. Şair olarak 2000’lerin başından bu yana deneme türünde mesainiz var; 16. yüzyılda Montaigne’den günümüzde denemeye pek çok konu özne oldu ve eleştirmenleri tarafından da sıkı eleştirilere maruz kaldı;  denemeye dair size ne söylemek istersiniz?

Ben her şeye, en başta da şiire deneme diye baktığım için, acaba mutluyum mu desem? Peki, diyorum. Deneme de işte yazının demokratikleşmesi ve yaygınlaşmasından payını en çok alan yazı. Bundan daha mutluluk verici bir şey olabilir mi?

Röportaja veda ederken son olarak ne söylemek istersiniz?

Okuyan yazar! Okuyalım, yazalım!

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*